Açılmayan Kapılar


#Gerçekte bir Hikaye…

İşte bir tane daha çizmişti. Bir kare üstüne bir üçgen. Sonra da bir kapı. Karenin tam ortasına. Ne bu diye sordular. Cevap vermedi. Suskundu o günden beri…

Hep bunu çiziyor dedi annesi endişeli sesiyle. Uzun zamandır karamsardı zaten annesinin sesi. Artık gözlerine bakması gerekmiyordu bunu görmesi için. Umut vardı ama bir zamanlar. Işıldardı annesinin kara gözleri babasıyla birlikteyken…

Bir tane daha çizdi.

O gün… Continue reading

TATLI


tatlıTepsideki son tatlıyı servis edeceği tabağa koyarken istemsizce annesinin küçükken ona hazırladığı tatlıları hatırladı.

Soğusun diye pencere kenarına koyduğu tepsiden ilk tatlı parçasını hep O aşırırdı. Damağını enfes bir tatla şenlendirdikten sonra suç aletini bir güzel yıkar ve bulaşıklığa koyardı. Pencereye yaklaşarak dışarıya bakıyor gibi görünerek de olsa tatlıya göz atma niyetinde olan büyük kardeşiyse tatlıdan bir parça eksildiğini görür ve hızlı adımlarla mutfağa geçip daha yeni yeni yıkanmış çatalı bulaşıklıktan alarak yine hızlı ama bu sefer dikkat çekmeyen adımlarla tatlıya yaklaşır, “Nasılsa günah bütünlüğü ilk bozanındır” der, çatalı batırırdı.

Dört kardeştiler. Kimsenin kimseye hakkı geçmeyecek şekilde yetiştirmişti anneleri. Bu yüzden Continue reading

Ayna Yürek


Vapurun tuzlu havasını derin derin ciğerlerine çekerken, midesinde hissettiği kelebeklerin dansını yatıştırmaya çalışıyordu. Sanki ne kadar şişirebilirse göğüslerini o kadar bastırabilecekti bu garip duyguyu. Çocukken de böyle olurdu. Hatırladığı ilk doğumgününden bir gece önce annesi ona çok güzel bir hediye aldıklarını çıtlatmıştı. Bütün gece karnındaki o kelebeklerin sırtında gezinmişti rüyasında.

Ama artık çocuk değil 23 yaşında genç bir adamdı. Yıllar sonra zamanında büyük aşk hissettiği ve belki de onu büyüten bir ilişki yaşadığı kızla buluşacaktı. Onun karşısında büyümemiş bir çocuktan ziyade, genç ve kendinden emin bir erkek olarak durmak istiyordu.

Yeniden kızın gönlünü elde etmek değildi amacı. “Sadece geçmişten gelen ateşin son külü, son arzusu” dese de kendi kendine yüreği “neden olmasınları” fısıldıyordu yavaşça.

Dışarıda fazla durulduğunda terletebilecek bir sıcaklık olduğundan, kırmızı vitraylarla döşenmiş camlarının dışarının sıcak havasının geçmesine izin vermediği, mırıldanırcasına sakin müzikler çalan serin bir kafe seçmişti buluşmak için.

İçeri girip uygun bir masa aradı. Sevmezdi normalde göz önünde olmayı ama içeri girdiğinde boş boş aranmasını da istemedi buluşacağı kişinin. Bir limonata içim süresi ve on yedi dakika bekledi. Kapının üzerine asılı saatten gözlerini ayırmadan lise yıllarında yaşadıklarını düşündü. Aşkını, arkadaşlarını, küskünlüklerini, barışmalarını, ergenliğe geçişlerini ve zaman zaman vazgeçişlerini… Tam on yedi dakika sürmüştü bütün bu düşünceler ve vazgeçmeden baktığı her kapı açılışında o on yedi dakikanın sonunda onu gördü. O kocaman mavi gözleri yine bütün vücudunda en dikkat çeken yerleriydi. İlk tanıştıkları gün gibi yine gözlerini almadı gözlerinden.

Yine de refleksel olarak suratında şaşkın bir gülümsemeyle ayağa kalkabildi eski aşkını karşılamak için. Elini sıktığında içindeki kelebeklerin çırptığı kanatların artık bir fırtına yaratmış olduğunu hissediyordu. Kızdı kendine ama belki hala o gözlerin yarı hipnotik etkisinden olmasından belki de defalarca zihninde bu sahneyi tekrar tekrar oynadığından bozuntuya vermedi .

“Oturalım mı?” dedi Esin.

“Tabi tabi, hemen buraya oturmuştum zaten ben” diye cevap verdi.

Hızlı verilen siparişlerden sonra, derin ve tedirgin bir sessizlik çöktü bir an masaya. Yıllar sonra buluşmanın verdiği çekingenlikle havadan sudan, politikadan mı konuşacaklardı yoksa birbirlerinden haberdar olmadıkları onca yılı uzun uzun anlatacaklar mıydı? Bir kaç saniye sürdü belki bu sessizlik ama hissettirdi yoğunluğunu.

“Eee neler yaptın?” diye açtı muhabbeti Esin.

“Pek bir şey yok. Üniversiteyi bitirdim. Askere gideceğim sanırım” dedi Nazım. Adeta özetleyivermişti ayrı geçirdikleri altı seneyi. Bu değildi tabi bütün hikayesi ama bilememişti ne kadarını anlatması gerektiğini. Mesela anlatmalı mıydı üniversitedeki kız arkadaşlarını? Övünerek “bak senden sonra kimleri buldum,hah!” demesi doğru muydu yoksa romantik bir modda “ciddi bir şey olmadı mı” demeliydi?

“Benim de bitti evet” diye devam ettirdi konuşmayı Esin, Nazım ‘ın kafasında saniyeler içinde geçen bunca anı ve sorudan habersiz. “Evlendim ardından bir de.” Garip bir şekilde yeni evlilere özgü o heyecanlı tonlama yoktu sesinde. Ya evleneli uzun yıllar olmuştu ya da aradığını bulamamıştı o dünya evinde.

“Hadi ya hiç bilmiyordum. E kimse bir şey söylemedi bana? Hoş çağırmanı da bekleyemezdim. Peki nasıl gidiyor evlilik hayatı?”

Bu kararsız, iniş çıkışlı, sürekli eee içeren ve kekeleyen cümleleri söylerken çok ama çok kızmıştı kendine. Tabi ki çağırılamazdı. Yeni sevgiliyle olan nikaha eski aşklar. Ne bekliyordu ki? Oldu olacak bir de ilk dans müziği olarak da Ümit Besen’ den “Nikah Masası” nı çalsalardı.

O bütün bu düşünceleriyle boğuşurken sesindeki kararsızlığı anlamayan ya da o an kendi derdinde görmezden gelen Esin başladı soruya yanıt vermeye. Uzun bir yanıttı ve aklına geldikçe yeni kelimeler ekleniyordu bu yanıta. Evlenince pek bir şey değişmiyormuş. Aynı evde yaşamak, birlikte uyanmak iyiymiş ama ödemeleri gereken çok borç varmış gibi cümleleri ardı ardına sıralarken bir an Nazım ‘ın dikkati başka bir şey çekti. Artık Esin ‘in gözleri eskisi gibi bakmıyordu. Eskisi kadar büyük ve mavi oldukları kesindi ama sanki parlaklığını, yok daha çok canlılığını ya da bilemediği, adlandıramadığı bir şey eksikti, farklıydı o bakışlarda. Gelmeden önce sabah eski fotoğraflarına bakmıştı. Gerçekten oradaki gülüşlerle şu an karşısında duran surat farklıydı.

Belki yüzü gülmüyor diyedir dedi kendine ama bir yandan da şüpheye düştü. Acaba evlendiğini öğrenince farklı bir gözle mi bakmaya başlamıştı ona? Gerçekten aşkın gözü kördü de kendi gündüz hülyalarında mı eklemişti gözlerindeki parıltıyı Esin ‘e?

Düşüncelerinden sıyrılıp anlatılanı dinlemeye karar verdi. Daha karamsar şeylerden bahseder olmuştu Esin dinlemeyeli. Çalıştığı ortamdaki patron zulümlerinden, zar zor alabildikleri araba taksitlerinden… Halbuki Nazım çoğunlukla eski günlerden konuşacaklarını, eski arkadaşlarını, hocalarını yad edeceklerini düşünmüştü hep. Onun hatırasına yerleşen kız hiç böyle şeyleri dert etmiyordu oysa. Bir keresinde sınıftan kovulduğunda bile “iyi benim de eve gidesim vardı. Rapor alayım bari de yok yazılmayayım” cevabını yapıştırıvermişti Esin, sinirden kıpkırmızı olmuş hocaya.

Peki şimdi ne değişmişti? Neredeydi o pervasız kız? Neden hayatı bu kadar ciddiye alıyordu? Bu kadar değiştirmiş miydi gerçekten geçen altı sene onu? Artık emindi bir şeyden ama; Farklı biri vardı karşısında. Gözleri eskisi gibi bakmadığı gibi muhabbeti de eskisi gibi sarmıyordu. Yine de bunları açık açık söylemek yerine olabildğince katıldı muhabbete. Dinledi daha çok ve dinledikçe, inceledikçe iyice emin oldu tespitinden. Eski aşkı değildi karşısıdaki. O kalbinde yaşattığı, ara ara hatırladığı Esin ile uzaktan yakından alakası yoktu.

Zaman çabuk geçti ve birbirlerine güzel sohbet için teşekkür ederek kafenin kapısının önüne çıktılar.

“Tamam o zaman görüşürüz” dedi Nazım ama içten içe biliyordu bir daha görüşmek istemediğini.

“Tamam” dedi Esin. “Benim arabam bu tarafta. Atayım seni istersen?”

“Yo sağol. Yürüyeceğim sanırım” dedikten sonra öpüşmek yerine el sıkıştılar ve filmlerdeki ayrılık sahneleri gibi birbirlerine sırtlarını dönerek ters istikametlere yürümeye başladılar. Garip bir şekilde, ikisi de arkasını dönüp bakmadı gidene. Onu merak etmiyordu artık Nazım. Eskisi gibi bir an daha görebilmeyi isteyecek kadar aşkıyla da yanmıyordu. Böyleydi demek ki hayat. Bazen aşkını kalbinde yaşatman gerekiyordu. Çünkü zaman ilerledikçe kirini bulaştırıyordu dünya sana. Saf, masum ve sonsuza kadar sürebileceğine inandığın her şey er ya da geç bu yüzden çürüyordu belki de… Dışarıda fazla kaldığı için… En güzeli böyle şeyleri dünyanın pisliğinden uzakta, kalbinin derinlerinde yaşatmaktı. Böylece ne seni kirletebilirdi dünya, ne de içinde yaşattığın aşkını. Tek bir sorun vardı sadece bunda. Ne sen ne de hayalindeki aşkın dünyadaki gerçeklerle ilgisi olmuyordu ve bunun gibi yıllar sonra yüzleşme anlarında gerçeğe toslayıveriyordun. Savunmasız kar beyaz rengindeki hayalini, aşkını pis duvarlara vuruyordun, ve ne kadar çırpınmış olsan da kirletmemek için o ana kadar alınan bu darbeler hem kanatıyor hem de pisletiyordu kalbini. Öyle ya, saf beyazın üzerinde çok göze batar kan kırmızısı da, leş siyahı da…

Garip bir şekilde engelleyemediği bir duygu geldi oturdu yüreğine yürüyerek bunları düşünürken. Gözleri doldu Nazım ‘ın ve kendini daha fazla tutamayarak ağlamaya başladı. Durdu bir dükkanın camına yaslanıp. Daha da şiddetlendi içindeki duygu. Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Ne değişti ha!? Neden değişti!? Şart mıydı? Neden aynı kalmıyor her şey? En azından aşklar masum kalsın şu dünya üzerinde” diye bağırdı kendi kendine.
Ayıplıyordu kendini bir yandan sokak ortasında bağıra bağıra ağladığı için.Toparlamak istedi kendini. Tıkanmış burnundan derin bir nefes almak istedi gürültüyle. Sildi gözlerini ve kaldırdı başını. Kafasını dayamış olduğu cam, bir çerçeve dükkanının vitriniydi. Vitrinde de çerçevelenmiş boy boy aynalar sergileniyordu.

Bir an göz göze geldi kendisiyle. İşte o an anladı ne kadar büyüdüğünü ve aynı anda ne kadar yaşlandığını. Kalbinde yaşattığı ilk aşkında kendini de bir liseli olarak yaşattığını da o zaman fark etti. Şimdiyse kendine değil, sakallı bir zibidiye bakıyordu adeta. O an dank etti kafasına. Kendisiydi değişen. Kendisi artık gülmüyordu saçma sapan boş şeylere. Kendisiydi bu kadar önemseyen hayatı ve en kötüsünü dikkatli baktığında fark etmişti; kendisinin gözündeki ışık sönmüştü asıl. Asıl oydu lise fotoğraflarındaki gibi bakmayan. O avarelik, o hayata tutunan bakış gitmiş yerine hayatı bir oyundan ziyade ciddi bir sorumluluk olarak gören bakışları gelmişti.

Kendisine daha fazla katlanamadı. Tekrar hıçkırarak ve ağlayarak uzaklaştı aynalardan, kendisinden…
Bir daha da asla aynı mutluluğu yaşamadı kalbindeki ilk aşkı hatırladığında…

kendime masal


Yorgundu geride bıraktığı onca yolun ardından. İçinde yolculuğunu tamamlayacağının verdiği bir sevinç vardı. Vardığında, onu büyük sevinçle karşılayacaklarını hayal ediyordu. Bütün yolculuğunda bunu hayal etmişti neredeyse. Köyüne giriyor, kahvedekiler ayağa kalkıyor şaşkınlıklarından. Büyük bir ilgiyle nerede olduğunu, bunca zaman ne yaptığını soruyorlar. O da erdemle baş köşeye oturup, sakin sakin anlatıyor. Herkes hayranlıkla dinliyor. Hayal ederken tekrar o anı söyleyeceği cümleleri seçiyor. Yaptığı kahramanlıkları vurgulamayı düşlerken, hataları aklına geldiğinde anlatmasam da olur diyor kendi kendine.

Az kaldı menzile. Sadece bir gece daha bir yerde konakladıktan sonra bitecek bu yolculuk. Çoğu gece olduğu gibi dışarıda yatmayı planladığı bir anda bir kulübe çıkıyor karşısına batmakta olan güneşin alaca karanlığında. Çalıyor kapıyı.
Okumaktan bilgeleşmiş gözleri kısılmış, hafifçe kamburu çıkmış yaşlıca bir adam açıyor kapıyı. Hiç ses etmeden, kapıyı açık bıkarak içeri geçip masaya oturuyor yaşlı adam.

“Pek garip bir misafirperverlik” diyor delikanlı ama yaşlı bir adamdan korkacak bir şeyi olmadığından oturuyor masanın diğer ucuna. Küçük kare masanın kendi tarafında bir bardak su, karşı tarafında ise bir defter ve hokka.

“Merhaba dede. Ne yapar ne edersin bu topraklarda” diye soruyor. Sesinde, aslında kendisine sorulması istediği soruyu başkasına sorup sonra da sıranın kendisine gelmesini bekleyen insanın telaşı. Yaşlı adama olan merakından çok kendi hikayesini anlatma isteği.

Kafasını kaldırıp bakıyor yaşlı adam. Derin bakışları ürpertiyor bir an için genci. “Hele sen anlat. Belli ki kendi hikayeni anlatmaya benimkini dinlemekten daha çok meraklısın”

Şaşkınlıkla başlayan duyguları hafif utanca dönüşüyor delikanlının. Anlamda veremiyor nasıl böyle fakir, perişan bir adamın onun düşüncelerini anlayabildiğine. Öyle ya fakir ve perişan olmalı. Ev tek oda. Bir duvarı pencere, ötekisi ise masa. Tek hatrı sayılır şey kapıdan arta kalan duvara yaslanmış kocaman kütüphane ve içindeki ciltli kitaplar. Üzerlerinde başlıkları yazmadığı için ne konuda kitaplar olduğunu çözemiyor, ama bu kadar kitap okumak yetmez insanları anlamaya. Çok okuyan değil çok gezen bilir hatta. Dönüp hala sabırla bekleyen yaşlı adama bakıyor. Eline hokkasını almış bir şeyler yazmak için bekliyor adeta.

“Ne yazacaksın oraya?” diye soruyor merakla delikanlı
“Senin hikayeni yazacağım”
“Nasıl yani? Neden böyle bir şey yapıyorsun ki?”
“Herkesin bir hikayesi vardır. Sordun ya ne yapıyorsun burada diye. Benim hikayemde, gelen geçenin hikayesini yazmak işte.” diyor adam ağırbaşlılıkla.

Durumu garipseyen genç, sonunda anlatacağı şeylerin kitaplaştırılacağı için heyecanlı heyecanlı, geride bırakıp şaşkınlığını “Bak bu çok iyi, çünkü benim de çok iyi bir hikayem var” diyor.

“Öyle mi? Nasılmış?”

“Ayrı kaldım köyümden. Acılar çektim. Karla soğukla, vahşi hayvanlarla, barbar insanlarla mücadele ettim. Ama sağ salim geri geldim.Yakında artık köyüm. bir günlük yol var şunun şurası”

“Neden yaptın peki bütün bunları?”

Beklemediği soru karşısında, önce şaşkınlık bürüdü gencin yüzünü. İhtiyarın anlamadığını düşünüp alaylı bir gülümsemeyle ;

“Anlamadın galiba Dede. Yollar teptim, maceralar yaşadım. Anılar, hikayeler biriktirdim bir sürü”

Adam bozmadı istifini :

“Aslında herkes kendi hikayesini kendisi için yaşar. O zaman anlatmaya değer hikayeler. Ama bazı insanlarda başkalarının hikayelerini dinledikçe, oradaki kahramanlar gibi olmak istediklerini zannederler. Aslında baksalardı kalplerine açıkça, o kadar acı, aşk, kavga, mücadele değil anlatılacak hikayeleri olması istediklerini görebilirlerdi. Bu yüzden şimdi sorarım sana. Neden yaşadın sen bütün bunları?”

Bir an geçmişine döndü gezgin. Hatırladı ilk geziye çıkmaya karar verdiği günü. Köye bir seyyah gelmişti. Çok nadir uğrayan bu tarz insanları merak eden halk hemen etrafına toplanmış, özel bir yeteneği olup olmadığını sormuş, ondan bildiklerini anlatmasını istemişlerdi.

Daha da derinleşti anılarında. Adeta o gündeydi. Küçük bir çocuktu o gün. 13-14 yaşlarında. Çok sevdiği bir oyunu oynuyorlardı arkadaşlarıyla ve hava atıyordu beğendiği kıza. Sonra bir anda bütün ilgi kendisinden alındı başkası tarafından. Kimdi bu yabancı? Bu kadar ilgiyi hak edecek kadar iyi mi oynuyordu? Uzaktan baktı bir süre kalabalığa. Küsmüştü artık onlara. Umurlarında değildi ne yaptıkları.

Seyyah köyde bir gün kalsa da, aylarca konuşuldu anlattıkları, yaptıkları. Sevdiği kız (artık emindi, seviyordu onu) hep onu anıyordu hayranlıkla.

Hatırladı karar vermişti bir gün. Ben de onun gibi yola çıkacağım.”Acılar çekeceğim, kahramanlıklar yapacağım ama dönüşümde herkes bana hayranlıkla bakacak. Benim ismim, varlığım köydeki herkes tarafından bilinecek”

Son hatırladığı buydu. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak kendine yemin etmişti bu kelimelerle. Kaldırdı başını. Yazarın derin mavi gözlerinde gördü kedisine verdiği sözlerin ona ne kadar acılar çektirdiğini.

“Ben bütün dünyayı bir uçtan bir uca dolaştım” dedi ağlayarak. Tutamıyordu kendini.
Sabırla “Aradığın şey şan, şöhretti.. Anlatacak hikayelerin, yaşanılan acıların karşısında başkalarının hayranlığıydı, Dünya adildir oğul. Kendine göstermediğin şeyi başkasından da bekleyemezsin. Sen bu yolculukta bir kere olsun durup, sadece kendine teşekkür ettin mi? Kendine hayranlık duydun mu? Aklında gerçekten mücadele etmek mi yoksa hep köy yerinde anlattığında suratlarındaki hayranlığın fotoğrafları mı vardı? Eğer hikayeni kimse bilmeyecek olsa da çıkar mıydın aynı yolculuğuna?”

Artık hıçkırıklarını tutamıyordu delikanlı. Başkaları için, başkalarına anlatacak hikayeleri olsun diye harcamış hissediyordu bütün yaşamını.

“Bir hikayeye dönüşmüştü artık yaşamım. Benim gibilerin beğeneceği, belki de imreneceği türden bir hikayeye. Ama asla bilemeyeceğim kendimin gerçek hikayesini.” dedi farkına varmış bir şekilde.

“Sana başında da söyledim: Herkes kendi hikayesini kendisi için yaşar ve ancak o zaman anlatmaya değerdirler diye. Bir değil, üç kere de dönsen de bu dünyanın çevresinde yine de kimse düşünmez seni, sen kendini düşünmedikçe. Ama Sıkma canını oğul. Ne ilksin ne sonsun. Bu dünyadaki her insan gibi sen de bir mahluksun. Kendini beğenmedin, başkası olmak istedin. Sonra da bir sürü engellerle yüzleştirerek, uzaklaştırdın kendini kendinden, kalbinden.

Ama her an yeni bir fırsattır. Bak önüne. Düşünme artık başkalarının ilgisini, merhametini. Dön köyüne, başka kendi hikayeni sadece kendin için yaşamaya. Sonra köyde mi kalırsın, uzağa mı gidersin senin bileceğin iş. Sen kalbine yakın oldukça kendi hikayeni kendine anlattıkça bil ki her yerde seni dinlemek isteyenler olur. Bak ben yıllardır buradayım. Her gelene de aynı şeyi anlatırım. Bıkıp usanmadan aynı şeyi dinlerler. İnsanoğlu bu, hep kendini beğenmez, başka yerde, mevkide daha iyi olacağını hisseder. Bilmez halbuki olduğu yerde sıkıntı veren ne konumudur ne kıdemi. Kalbidir. Çünkü kalptir yanlış bir şeyler olduğunu söyleyen. Kendisi olması gerektiğini söyleyen. Kendisinden uzaklarda aradıkça da çareyi iyice susturur kalbini. Ondan sonra da hiç bir başarı, mevki mutlu etmez onu. Sen sen ol kalbini dinle çocuk. Mutluluğun, kendine olan saygın orada”

Bir an titredi genç. Kalbine değmişti söyleninler. Ayağa kalktı. Öptü elini dedenin.

“Ben varayım yoluma, bakayım yolculuğuma” diyerek çıktı kapıdan…

Bir üçüncü sayfa haberi


“Dün akşam 17.30 sularında arabasıyla viyadükten denize uçan V.D., kazadan yara almadan kurtuldu. Sukünetini koruyarak havanın, batmakta olan arabasının arkasında birikmesini bekleyen kazazede, bu havadan derin bir nefes alarak yüzeye çıktı.”

Yazıyordu kazanın ertesi gününde gazetelerde. Okuyan kimseye bir yarar sağlamayan bu iki cümlelik haber, etrafındakilerin kendisine bakışı gibiydi: Okumasanız da olurdu, V.D. ‘yi tanımasanızda. Zaten ola ola kimsenin önemsemyeceği bir üçüncü sayfa haberi olmuştu.

Hatta kimse umursamamıştı, sormamıştı neden eve ıslak döndüğünü. Yine zıbarmıştır bir yerde demişti evin hanımı. Halbuki sarhoş değildi V.D.. “İçmiş olsaydım belki ölebilirdim” diye geçirdi içinden ve sıkıldı canı.

Ne alkol, ne dikkatsizlik, ne de tesadüfler zinciriydi kazaya neden olan. Hayır, arabayı o viyadükten dışarıya bilerek sürmüştü. Aşağıda denizin olduğunu biliyordu ama kayalıklara çarparsam acı hissetmeye vaktim olmaz diye düşünmüştü.
Continue reading