Açılmayan Kapılar


#Gerçekte bir Hikaye…

İşte bir tane daha çizmişti. Bir kare üstüne bir üçgen. Sonra da bir kapı. Karenin tam ortasına. Ne bu diye sordular. Cevap vermedi. Suskundu o günden beri…

Hep bunu çiziyor dedi annesi endişeli sesiyle. Uzun zamandır karamsardı zaten annesinin sesi. Artık gözlerine bakması gerekmiyordu bunu görmesi için. Umut vardı ama bir zamanlar. Işıldardı annesinin kara gözleri babasıyla birlikteyken…

Bir tane daha çizdi.

O gün…

‘Oğlum yeter dur artık tamam anladık.’

Durmayacaktı. Ne anlamı vardı ki? Kalem kağıt boldu bu geldikleri yerde. Tamam rahat bırakın sıkıntı yok dedi doktor. Doktoru da sevmiyordu. Atıp tutuyordu onun hakkında. Tramvay geçiriyormuş. Oysa onun içi fazla kapalıydı bir şeylerin geçmesi için. Çıkmak istiyordu artık buradan. Nereye diye düşündü. Bilmiyordu. Burası, bu insanlar dışında bir yer olabilirdi. Sıkılmıştı kendisi hakkında konuşulmasından.

‘Berk, berk duyuyor musun beni?’

Kafasını kaldırdığında karşılaştığı hafif kızgın gözlerden anladığı kadarıyla uzun zamandır sesleniyorlardı kendisine. Başını salladı usulca ve yeniden döndü çizimine.

‘Berk bak bunu aşmamız lazım. Babanla ben artık ayrıyız ama hep senin yanındayız. Hadi bırak artık kapı çizmeyi’

Açılmayan kapılar. Hep bunları çizdi. Kaç tane çizdiğini hatırlamıyordu bile. Boş sayfa bulamadığında üstüste çizerdi. Defterini açılmayan kapılarla doldurduğu gün öğretmeni annesini okula çağırmıştı. Karşısında konuşmuştu.

‘Berk ‘i bir uzmana göstermeniz gerekiyor. Bizim yardımımız bu konuda limitli’.

Limitli mi? Hiç yardım etmiyordu ki. Ne kızlar onun suratına bakıp güldüğünde ne de Bilal üzerine yürüyüp parasını istediğinde hiç yardımı dokunmamıştı. Uzmana gitmek yerine babasına gitseler? Babası hep güldürüyordu annesini. Belki ona da öğretirdi kızları güldürmesini. Özellikle Lena ‘nın gülmesini istiyordu. Hoş gülüyordu ama onun söylediklerine, anlattıklarına değil davranışlarına gülüyordu. ‘Nerd bir çocuksun’ demişti bir kere. Anlamamıştı tam ama kendisiyle konuştuğu için garip bir kuş taşımıştı içinde bütün gün. Her an uçmaya hazır. Kanat çırpıyor. Rüzgarını hissedebiliyordu içinde. Enerji dolduruyordu onu.

Sonra?

Sonra çıkamadı o kuş kafesinden. Başka zaman da hissedememişti o kanat çırpışlarını… Sadece şarkı söylüyordu arada. Ağlamaklı bir melodi kalbinden çıkıp doluyordu kulaklarına. Ağlıyordu, ama tek başınayken, gece yatağında ağlıyordu. Hayır melodi yüzünden değil. Ne zaman ağlasa kuş şakımaya başlıyordu sadece. Belki o da ağlıyordu Berk ‘le beraber uçamadığına. Ama başkasının yanında ağlamadı hiç. Ağlayamazdı. Babası bir gün ‘benim oğlum ağlamaz’ demişti. Güzel bir gündü. Deniz mavi, oyun parkı yeşil. Düşmüştü yere. Ağlayacaktı tam. ‘Benim oğlum ağlamaz’. Ağlamadı o günden beri başkasının yanında. Ama geceleri kimsenin kendisini görmediğinden emin olduğunda hiç tutmadı kendini.

‘Bugünlük bu kadar yeter. Haftaya yine devam ederiz. Tamam mı?’

Kendisine söylenmemişti sanırım. Genellikle doktor Berk ‘e seslenir gibi yapar ama annesiyle konuşurdu. Galiba bütün büyükler yapıyordu bunu. Annesi de babasıyla böyle iletişim kurardı ayrılmadan önce.

‘Berk sana birşey söylemeliyiz’ diyerek karşılarına aldıklarında mutlu olmuştu aslında. Sonunda beni önemsiyorlar. Bana aralarında fısıldaşarak konuştuklarını anlatacaklar düşünceleri geçti içinden.

‘Biz ayrılıyoruz Berk. Bu seninle alakalı bir durum değil. Sadece bize ayrı olmak daha iyi geliyor’ diye devam etmişti annesi.

‘Nasıl yani? Ne olacak şimdi?’ diye sordu şaşkın. Gerçekten anlamamıştı bundan sonra ne olacağını.

‘Berkciğim. Biz artık ayrı evlerde yaşayacağız. Sen de benimle kalacaksın’ diye cevap verdi annesi.

Sorular ve cevaplar birbirini izledi. Sonra da hayatında ilk defa farklı bir şey hissetti. İlk defa kızdı! Ve bilemediği bir duygu şiddetle içini sarıp ona çıkış yolu vermezken kısık kısık nefes alarak odasına doğru koştu. Kapıyı çarptı ilk defa hayatında. Ve kendini yatağa attığında hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamıştı bile.

Bir asker oyuncağı vardı babasının aldığı. Konuşurdu onunla gece yatmadan önce. Babası gibi cesurdu ve cesaret verirdi ona. Kuşun hüzünlü şarkısından önceydi tüm bunlar. O zamana kadar ona Bilal‘e bile karşı durmasını öğreten asker sessizleşmişti o gün. Aldı askeri eline. Baktı gözlerine. ‘Benim oğlum ağlamaz’ diyen ifadenin aynısı vardı o yüzde. Babası alırken kesin fısıldamıştı oyuncağın kulağına ; ‘Berk‘i sakın ağlatma’. Kesti ağlamayı. Kalktı yatağından ve dertleşmeye başladı oyuncakla. Zaman durmuştu o gece.

Ama sonrasında tam gaz giden bir rollercoastera binmiş gibiydi. O kadar hızlı gelişiyordu ki herşey, gözlerini kapatmak zorunda kalmıştı bir yerden sonra ‘görmezsem yaşamam gerekmez’ düşüncesiyle. Sadece virajları, iniş çıkışları hissedebiliyordu artık ama bilmiyordu ne yöne gideceğini ya da neyle karşılaşacağını.

Annesinin, eşyaları sonra alacağız diyerek kendisini bir anda anneannesine sürüklemesine anlam verememişti ama üzülmüştü oyuncak askerini yanına alamadığına.

Okula gittiğinde Lenayla konuşmak istedi. Yine o kanatlanışı hissedecekti içinde. Lena ise hiç yüz vermedi bile. Sadece ‘git başımdan’ demişti. Bilal gibi başka çocuklar da dalga geçmeye başladı onunla. Sessiz olması suçmuş gibi öğretmenleri de… Sürekli öğretmenlerle konuşan annesi ona sadece kızıyor, ödevlerini zamanında yapmasını istiyordu. Sanki ödevleri zamanında biterse, dersleri çok iyi olursa bütün sorunlar çözülecek, Lena ona gülecek, Bilal çekip gidecekti. Bazen hiç anlayamıyordu büyükleri. Bu kadar sorununun arasında üç kere beş neyi çözecekti?

Bunları onlara anlatmaktansa özgürce yapabileceği tek şeyi seçti. Sessiz kaldı.. Askerine kavuşmayı bekliyordu. Ona anlatacaktı hepsini ve askeri söyleyecekti ne yapacağını. Sonrayı bekliyordu sadece.

Sonra geldi ama açılmadı karşısındaki kapı.

Sevinçli kalkmıştı o günün sabahına. Uzun zamandır hissetmediği bir hisle koşup annesine sarılmış, ‘Hadi hemen gidelim’ demişti. Babasının evine gidip oyuncaklarını alacağını söylediği önceki gece, artık unutmaktan korktuğu soruların her birini defterine yazmıştı itinayla. Askerle karşılaştığında teker teker soracaktı hepsini.
‘Oğlum tamam sakin ol. Ama bak baban taşındı o evden. Babanı göremicez yani. Biliyosun İngiltere ‘de’

İngiltere nerede tam bilmiyordu ama uzakta olduğu kesin diye düşündü. Sürekli uzaklardaydı gerçi babası ama önemli değil yetiştirdiği bir oyuncak asker vardı.

‘Bak bize anahtarları bıraktı. Gitcez eski eve alcaz oyuncaklarını tamam mı?’ diye devam etti.

Uslu uslu kafasını salladı Berk.

Gittiler eve sohbet ede ede. Lena ‘yı anlattı ilk defa annesine. Çok fazla takılmamasını, çevresinde daha bir sürü kız olacağını söyledi annesi de. Ama o bir sürü kızı değil Lena ‘yı istiyordu sadece. Neden büyükler bazen bir kişinin mutluluğunun çok kişi de olamayacağını anlamıyorlar?

‘Bir sürü de anne var çevremde ama ben seni istiyorum yanımda. Bu da onun gibi birşey’ dediğinde annesinin gözleri büyümüştü. Nedenini merak bile etmedi.

Ev çok hüzünlü görünüyordu. Terk edilmiş, o neşesini kaybetmişti perdesiz, çıplak penceler. Merdivenleri neredeyse koşarak çıktı. Aldı annesinin elinden anahtarı. Soktu deliğe heyecanla. Daha yeni öğrenmişti sokak kapısını açmayı ama hiç böyle heyecanla denememişti o güne kadar.

Oturdu deliğe anahtar ama dönmedi. Direndi. Tersine denedi. Yok yine dönmedi. Çıkarttı tekrar soktu. Olmadı. ‘Bırak oğlum. Kıracaksın’ Annesi de denedi. Açılmadı o kapı. Almadı onları içeri ve bırakmadı oyuncak askerini dışarı.

‘Tamam oğlum üzülme’ diyen annesinin sesiyle tekrar döndü hayata. Arabadaydılar. Arada ne olduğunu hatırlamıyordu ama bu terk edilmişlik duygusunun içinde düşünmeye zorlamadı bile kendini. Terk etmişti asker kendisini.

‘Ev sahibi çıktığımız için değiştirmiş işte anahtarı. Oyuncaklar hem kimsesiz çocuklara gitti. Daha iyi değil mi?’

Kendisi de kimsesizdi, oyuncak askersizdi. Bu daha mı iyiydi yani?

‘Söz sana daha büyüğünü daha güçlüsünü alcam bak görürsün’

Peki yine onu da eğitecek miydi babası? Fısıldayacak mıydı kulağına oğlunun ağlamaması için herşeyi yapmasını?

Eve ne zaman varıp, hangi ara odasına girdiğini hatırlamadı ve yine aynı terk edilmişliğin verdiği bezginlikle düşünmedi bile.

Sadece üzerine düzenlice yazdığı soru defterini önüne aldı. Elinde kırmızı kalemi. Çizmeye başladı ardı ardına;

Bir kare üstüne bir üçgen. Sonra da bir kapı. Karenin tam ortasına. Ne bu diye sordular. Cevap vermedi. Suskundu o günden beri.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s