Ayna Yürek


Vapurun tuzlu havasını derin derin ciğerlerine çekerken, midesinde hissettiği kelebeklerin dansını yatıştırmaya çalışıyordu. Sanki ne kadar şişirebilirse göğüslerini o kadar bastırabilecekti bu garip duyguyu. Çocukken de böyle olurdu. Hatırladığı ilk doğumgününden bir gece önce annesi ona çok güzel bir hediye aldıklarını çıtlatmıştı. Bütün gece karnındaki o kelebeklerin sırtında gezinmişti rüyasında.

Ama artık çocuk değil 23 yaşında genç bir adamdı. Yıllar sonra zamanında büyük aşk hissettiği ve belki de onu büyüten bir ilişki yaşadığı kızla buluşacaktı. Onun karşısında büyümemiş bir çocuktan ziyade, genç ve kendinden emin bir erkek olarak durmak istiyordu.

Yeniden kızın gönlünü elde etmek değildi amacı. “Sadece geçmişten gelen ateşin son külü, son arzusu” dese de kendi kendine yüreği “neden olmasınları” fısıldıyordu yavaşça.

Dışarıda fazla durulduğunda terletebilecek bir sıcaklık olduğundan, kırmızı vitraylarla döşenmiş camlarının dışarının sıcak havasının geçmesine izin vermediği, mırıldanırcasına sakin müzikler çalan serin bir kafe seçmişti buluşmak için.

İçeri girip uygun bir masa aradı. Sevmezdi normalde göz önünde olmayı ama içeri girdiğinde boş boş aranmasını da istemedi buluşacağı kişinin. Bir limonata içim süresi ve on yedi dakika bekledi. Kapının üzerine asılı saatten gözlerini ayırmadan lise yıllarında yaşadıklarını düşündü. Aşkını, arkadaşlarını, küskünlüklerini, barışmalarını, ergenliğe geçişlerini ve zaman zaman vazgeçişlerini… Tam on yedi dakika sürmüştü bütün bu düşünceler ve vazgeçmeden baktığı her kapı açılışında o on yedi dakikanın sonunda onu gördü. O kocaman mavi gözleri yine bütün vücudunda en dikkat çeken yerleriydi. İlk tanıştıkları gün gibi yine gözlerini almadı gözlerinden.

Yine de refleksel olarak suratında şaşkın bir gülümsemeyle ayağa kalkabildi eski aşkını karşılamak için. Elini sıktığında içindeki kelebeklerin çırptığı kanatların artık bir fırtına yaratmış olduğunu hissediyordu. Kızdı kendine ama belki hala o gözlerin yarı hipnotik etkisinden olmasından belki de defalarca zihninde bu sahneyi tekrar tekrar oynadığından bozuntuya vermedi .

“Oturalım mı?” dedi Esin.

“Tabi tabi, hemen buraya oturmuştum zaten ben” diye cevap verdi.

Hızlı verilen siparişlerden sonra, derin ve tedirgin bir sessizlik çöktü bir an masaya. Yıllar sonra buluşmanın verdiği çekingenlikle havadan sudan, politikadan mı konuşacaklardı yoksa birbirlerinden haberdar olmadıkları onca yılı uzun uzun anlatacaklar mıydı? Bir kaç saniye sürdü belki bu sessizlik ama hissettirdi yoğunluğunu.

“Eee neler yaptın?” diye açtı muhabbeti Esin.

“Pek bir şey yok. Üniversiteyi bitirdim. Askere gideceğim sanırım” dedi Nazım. Adeta özetleyivermişti ayrı geçirdikleri altı seneyi. Bu değildi tabi bütün hikayesi ama bilememişti ne kadarını anlatması gerektiğini. Mesela anlatmalı mıydı üniversitedeki kız arkadaşlarını? Övünerek “bak senden sonra kimleri buldum,hah!” demesi doğru muydu yoksa romantik bir modda “ciddi bir şey olmadı mı” demeliydi?

“Benim de bitti evet” diye devam ettirdi konuşmayı Esin, Nazım ‘ın kafasında saniyeler içinde geçen bunca anı ve sorudan habersiz. “Evlendim ardından bir de.” Garip bir şekilde yeni evlilere özgü o heyecanlı tonlama yoktu sesinde. Ya evleneli uzun yıllar olmuştu ya da aradığını bulamamıştı o dünya evinde.

“Hadi ya hiç bilmiyordum. E kimse bir şey söylemedi bana? Hoş çağırmanı da bekleyemezdim. Peki nasıl gidiyor evlilik hayatı?”

Bu kararsız, iniş çıkışlı, sürekli eee içeren ve kekeleyen cümleleri söylerken çok ama çok kızmıştı kendine. Tabi ki çağırılamazdı. Yeni sevgiliyle olan nikaha eski aşklar. Ne bekliyordu ki? Oldu olacak bir de ilk dans müziği olarak da Ümit Besen’ den “Nikah Masası” nı çalsalardı.

O bütün bu düşünceleriyle boğuşurken sesindeki kararsızlığı anlamayan ya da o an kendi derdinde görmezden gelen Esin başladı soruya yanıt vermeye. Uzun bir yanıttı ve aklına geldikçe yeni kelimeler ekleniyordu bu yanıta. Evlenince pek bir şey değişmiyormuş. Aynı evde yaşamak, birlikte uyanmak iyiymiş ama ödemeleri gereken çok borç varmış gibi cümleleri ardı ardına sıralarken bir an Nazım ‘ın dikkati başka bir şey çekti. Artık Esin ‘in gözleri eskisi gibi bakmıyordu. Eskisi kadar büyük ve mavi oldukları kesindi ama sanki parlaklığını, yok daha çok canlılığını ya da bilemediği, adlandıramadığı bir şey eksikti, farklıydı o bakışlarda. Gelmeden önce sabah eski fotoğraflarına bakmıştı. Gerçekten oradaki gülüşlerle şu an karşısında duran surat farklıydı.

Belki yüzü gülmüyor diyedir dedi kendine ama bir yandan da şüpheye düştü. Acaba evlendiğini öğrenince farklı bir gözle mi bakmaya başlamıştı ona? Gerçekten aşkın gözü kördü de kendi gündüz hülyalarında mı eklemişti gözlerindeki parıltıyı Esin ‘e?

Düşüncelerinden sıyrılıp anlatılanı dinlemeye karar verdi. Daha karamsar şeylerden bahseder olmuştu Esin dinlemeyeli. Çalıştığı ortamdaki patron zulümlerinden, zar zor alabildikleri araba taksitlerinden… Halbuki Nazım çoğunlukla eski günlerden konuşacaklarını, eski arkadaşlarını, hocalarını yad edeceklerini düşünmüştü hep. Onun hatırasına yerleşen kız hiç böyle şeyleri dert etmiyordu oysa. Bir keresinde sınıftan kovulduğunda bile “iyi benim de eve gidesim vardı. Rapor alayım bari de yok yazılmayayım” cevabını yapıştırıvermişti Esin, sinirden kıpkırmızı olmuş hocaya.

Peki şimdi ne değişmişti? Neredeydi o pervasız kız? Neden hayatı bu kadar ciddiye alıyordu? Bu kadar değiştirmiş miydi gerçekten geçen altı sene onu? Artık emindi bir şeyden ama; Farklı biri vardı karşısında. Gözleri eskisi gibi bakmadığı gibi muhabbeti de eskisi gibi sarmıyordu. Yine de bunları açık açık söylemek yerine olabildğince katıldı muhabbete. Dinledi daha çok ve dinledikçe, inceledikçe iyice emin oldu tespitinden. Eski aşkı değildi karşısıdaki. O kalbinde yaşattığı, ara ara hatırladığı Esin ile uzaktan yakından alakası yoktu.

Zaman çabuk geçti ve birbirlerine güzel sohbet için teşekkür ederek kafenin kapısının önüne çıktılar.

“Tamam o zaman görüşürüz” dedi Nazım ama içten içe biliyordu bir daha görüşmek istemediğini.

“Tamam” dedi Esin. “Benim arabam bu tarafta. Atayım seni istersen?”

“Yo sağol. Yürüyeceğim sanırım” dedikten sonra öpüşmek yerine el sıkıştılar ve filmlerdeki ayrılık sahneleri gibi birbirlerine sırtlarını dönerek ters istikametlere yürümeye başladılar. Garip bir şekilde, ikisi de arkasını dönüp bakmadı gidene. Onu merak etmiyordu artık Nazım. Eskisi gibi bir an daha görebilmeyi isteyecek kadar aşkıyla da yanmıyordu. Böyleydi demek ki hayat. Bazen aşkını kalbinde yaşatman gerekiyordu. Çünkü zaman ilerledikçe kirini bulaştırıyordu dünya sana. Saf, masum ve sonsuza kadar sürebileceğine inandığın her şey er ya da geç bu yüzden çürüyordu belki de… Dışarıda fazla kaldığı için… En güzeli böyle şeyleri dünyanın pisliğinden uzakta, kalbinin derinlerinde yaşatmaktı. Böylece ne seni kirletebilirdi dünya, ne de içinde yaşattığın aşkını. Tek bir sorun vardı sadece bunda. Ne sen ne de hayalindeki aşkın dünyadaki gerçeklerle ilgisi olmuyordu ve bunun gibi yıllar sonra yüzleşme anlarında gerçeğe toslayıveriyordun. Savunmasız kar beyaz rengindeki hayalini, aşkını pis duvarlara vuruyordun, ve ne kadar çırpınmış olsan da kirletmemek için o ana kadar alınan bu darbeler hem kanatıyor hem de pisletiyordu kalbini. Öyle ya, saf beyazın üzerinde çok göze batar kan kırmızısı da, leş siyahı da…

Garip bir şekilde engelleyemediği bir duygu geldi oturdu yüreğine yürüyerek bunları düşünürken. Gözleri doldu Nazım ‘ın ve kendini daha fazla tutamayarak ağlamaya başladı. Durdu bir dükkanın camına yaslanıp. Daha da şiddetlendi içindeki duygu. Artık hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Ne değişti ha!? Neden değişti!? Şart mıydı? Neden aynı kalmıyor her şey? En azından aşklar masum kalsın şu dünya üzerinde” diye bağırdı kendi kendine.
Ayıplıyordu kendini bir yandan sokak ortasında bağıra bağıra ağladığı için.Toparlamak istedi kendini. Tıkanmış burnundan derin bir nefes almak istedi gürültüyle. Sildi gözlerini ve kaldırdı başını. Kafasını dayamış olduğu cam, bir çerçeve dükkanının vitriniydi. Vitrinde de çerçevelenmiş boy boy aynalar sergileniyordu.

Bir an göz göze geldi kendisiyle. İşte o an anladı ne kadar büyüdüğünü ve aynı anda ne kadar yaşlandığını. Kalbinde yaşattığı ilk aşkında kendini de bir liseli olarak yaşattığını da o zaman fark etti. Şimdiyse kendine değil, sakallı bir zibidiye bakıyordu adeta. O an dank etti kafasına. Kendisiydi değişen. Kendisi artık gülmüyordu saçma sapan boş şeylere. Kendisiydi bu kadar önemseyen hayatı ve en kötüsünü dikkatli baktığında fark etmişti; kendisinin gözündeki ışık sönmüştü asıl. Asıl oydu lise fotoğraflarındaki gibi bakmayan. O avarelik, o hayata tutunan bakış gitmiş yerine hayatı bir oyundan ziyade ciddi bir sorumluluk olarak gören bakışları gelmişti.

Kendisine daha fazla katlanamadı. Tekrar hıçkırarak ve ağlayarak uzaklaştı aynalardan, kendisinden…
Bir daha da asla aynı mutluluğu yaşamadı kalbindeki ilk aşkı hatırladığında…