Dengeyi Ararken


Her zaman uyuşmaz insanın aklının istediğiyle gönlünün çarptığı. Bırak aynı noktadan bakmayı, aynı şeye bile bakmaz çoğu zaman akıl ve yürek. Halbuki aynı vucüttadır ikisi de. Bir tanedir sahipleri. İkisi de istedikleri yere çekmek isterlerken bulundukları bedeni, ikisine de yetişememenin verdiği telaşta mutsuz olur kişi. Aklın sağladığı anlık zaferlerle büyülerken zihin, hep sorar yürek, gerçekten istediğin bu mudur diye.
Continue reading

Siyah-Beyaz


Ne garip siyah-beyaz fotoğrafların renklilerden daha çok şey anlatması.. Daha esaslı, daha konuyu anlatan duruyor, adeta insana bende görünmeyen renkleri gel keşfet diyor..

Hayatta da bazen, yüksek çözünürlüklü renkli karelerin detaylarında sıkışmış bir şekilde, anlatılan hikayeyi kaçırıyor insan.

Her gün, herhangi bir yere yapılan koşuşturmalar, yeni başlangıçlar son bitişlerden hiçbir şey şaşırtmıyor bizi artık. Bir fotoğrafçının çektiği anı durduran siyah beyaz bir kare anlatabiliyor bize yaşamın hikayesini ancak. O da ikinci belki de üçüncü ağızdan. Yani fotoğrafçının anlatmak istediğini pozlayarak aktardığı fotoğraftan bizim anlayabileceğimiz kulaktan kulağa söylenen bir hikaye haline geliyor sadece.

Bir kış geçti. Şimdi de yaz geçecek. Hangi ara oldu bunca olay? Ne zaman geldi hevesle kutlanmasını beklediğiniz doğum gününüz?

Hızla geçiyor zaman derler ya, zamanı durduramayana daha doğrusu o ilerlerken, bize anlar yaşatırken o anları durup yaşamayanlara hızlı geçer zaman. Öyle yaşanmışlıklar vardır ki bir insanın hayatında, zaman durur adeta. Sanki hiç var olmamış ve yok olmayacak bir hayatın içinde yani o anda, sonsuzluğu yaşar insan. Ayakları havadadır, aklı devre dışı. Tıpkı bir çocuk gibi sadece o elindeki küçücük An ‘a kitlendiğinde fark eder yağmur damlalarının aslında ne kadar yavaş düştüğünü ve aslında bütün o karanlığa rağmen yükselen ayın parlaklığını.
Continue reading

Niyet.


Uzaktan bakıldığında ilk yüksek binalar çarpar göze. Heybetli görüntüleri, ulaştıkları gökyüzü imrendirir insanı. O kadar göz alıcı, sağlam yapılardır ki, adeta güneşi göremez ardından insan. Orada, onun tepesinde olmanın tatlı hayali ele geçirir zihni.

Sonra da başlar hayalleri peşinde yürümeye diğer binaların gölgesinde kalmış kişi. Yükselmek, kendisi de onlar gibi yeryüzünü tepeden görmek ister. Oradaki hazzı, mutluluğu düşünür. O kadar diker ki gözlerini yüksekliğe hiç düşünmez, düşünmek istemez binaları ayakta tuttan şeyleri.

Oysa ki, aşikardır dimdik duranların temellerinin de sapasağlam olması gerekliliği. Bunun yanı sıra o kadar yükseklere çıkanlara da ancak derinlere kazılmış temeller izin verir. Yani ne kadar derinlere atılmışsa, temeli bir niyetin, yükseleceği irtifadır niyet sahibinin.

Kendisi, bulunduğu zemin katta tepeye bakarken, yerin altındaki katlara inip temelleri, taşıyıcı kolonları incelemez. Yediremez bir yerde kendine bunu. Öyle ya, yükselecek, birinin ne işi vardır yerin altında.. Sağlam temellerle uğraşmaz çünkü niyeti başkadır.
Gösteriştir, prestijdir, başkalarının sahip olduğuna hızlıca sahip olmaktır derdi. Kimsenin görmeyeceği önemsemeyeceği sandığı temeli çürük atar, derin oturtmaz. Kendisi de zaten temele değil yüksekliğe vurulduğundan kendisine de böyle imrenilmesini ister. Bu yüzden de motivasyon adı altında, başkaları gibi olma, “onlar gibi başarma “ hırsıyla yapılmış planlar her zaman mahkumdur çökmeye. Geçici anlık zaferleri yıkılır kağıt evler gibi ilk depremde.
Derin bir temeldir halbuki dimdik ayakta tutan insanı kaçıncı katı çıkıyor olursa olsun. O derin temeli atmaya da, gerçekten niyetini kendisi için yapmış kişi sabreder. Gerçekten istenilen, her adımda ne kadar yükseleceğinden ve bununla atacağı havalardan ziyade ne kadar sağlam ve kararlı olduğunu görüp bundan kendine özgü bir memnuniyet duyan kişi dikebilir o gökdelenleri.
Ve çok ilginçtir, bu insanlar sonunda ne olacaklarından çok o anlarına ne katabileceklerine daha çok yoğunlaşmışlardır. Bu sayede her geçen gün yeni bir tuğla yükseltebilirler belki de binalarına.

Bir garip telaş


Garip bir telaş vardı Çınaraltı kahvehanesinde. Anadolu yakasına özgü olmayan bir telaş. Sıcaktan bunalan herkesin serinleme umuduyla kendini deniz kenarına attığı pazar gününde denizden de yansıyan güneşin etkisiyle adeta daha da bunalıyordu insanlar. Halbuki hatırlasalardı eskilerinin serinlemek icin kıyının tersine gidip yaylaya çıktıklarını, aynı çınaraltı kahvehaneleri yüksek rakımlarda da iş yaparlardı belki. Ama her dönemde olduğu gibi insanlığın bu döneminde de popüler olan şeyleri yapmak önemliydi. Ve insanlığın bu çağında popüler olan deniz kıyısıydı. İnsanları pişirmesine rağmen iş hayatlarından kendilerine ayrılmış tek günü deniz kenarlarında, o hikayeler yazdıran, duygulandıran, belki de istenildiği her zaman görünemeyeceği, için küfür ettiren güzelliğe bakarak geçireceklerdi.

Öyle anlayabilirlerdi ancak yaşadıklarını; tek günde yapabilecekleri kadar çok revaçta olan şeyi yaparak. Bu yüzden de her daim telaşlılardı. Çaylarını hızlıca höpürdürlerken, lokmalarını boğazlarına ardı sıra diziyorlardı. Adeta yaşamak zorunda oldukları hayatın kendisinden çaldıklarından fazlasını bir günde geri almak istiyor ama buna gayret ederken asla sahip olduklari o muhtesem anı yaşayamıyorlardı.

Oyun



Tartışma, kavga, fırça, azar değildir insanı üzen ya da bir şeyin artık bittiğini gösteren.

Tersine bazen insanlar doğruyu bulmak için tartışırlar. Çoğu zamanda üste çıkmak için..

Yine de kavganın,tartışmanın olduğu her yerde önemseme vardır. Kimsenin önemsemez umursamadığı bir kişinin kendisi hakkında düşüncelerine. Kişi kendi haklılığını tartıştığının gözünde de ispat etmek, ona göstermek istediği için tutuşmuştur kavgaya. Aslında ona fikirlerine verdiği değer ve bu fikirleri değiştirmek adına verilen bir savaştır bu. Ki bu savaş, karşı tarafın önemsendiğinin birebir kanıtıdır.

Peki nedir bir şeylerin bittiğinin işareti? Ne zaman daha birlikte bir adım daha atacak bir yolun olmadığı anlaşılır?

Onca kat edilen yolculuğun herhangi bir anında iki taraftan biri, artık bu oyunu oynamayı bıraktığı zaman bitmiştir her şey. Öyle bir noktadır ki bu, önemsizleşir atılacak adımlar, yaşananlar, paylaşılanlar. Karşı taraf açıkça belirtmiştir artık beraber bu yolu yürümek istemediğini. Çıkar yoldan, başka bir yolda yürümeye ve önemsemiyordur artık diğer yolun getireceklerini. Hatta bitirmiştir bile olabilir bu yolculuğunu kafasında. Bir insanın kafasında biten bir şeyin, dışarıda başlatılmasının ise imkanı yoktur.

İşte bu yüzden çok ilginç bir harekettir önemsememe. Karşı hamlesi yoktur. Önemsemiyor gibi davranmanız ve vazgeçmeniz zaten karşı tarafın istediğidir. Üzerine düşseniz , kabul et, onayla benim dediklerimi diye bastırsanız, “tamam onaylıyorum ama zaten artık umrumda değil. Ben zaten bu işte yokum ki.” cevabını alırsınız.
İşte tam bu anlarda yanıltıcı bir zafer gelir oturur mideye. Mideye oturur çünkü sindirilememiş bir zaferdir. Yalancı, geçici bir zaferdir. Oyun kazanılmamış daha çok berteraf edilmiştir. Çünkü bütün oyunların en büyüğü olan hayat, en az iki veya daha fazla kişiyle oynanır. İlişkiler, aile, iş, okul.. Fark etmez. Hepsinde bir oyun olması için en az iki kişi gerekir. Diğer kişi oynamaktan vazgeçtiğinde ise, artık kazananın ya da kaybedenin bir özelliği kalmamıştır.
Bazen işin hırsına kapılıp oyundan vazgeçmeyense ya kendi kendine oyun içinde yarattığı oyunlarla boğulur ya da oyuncakları toplama işine kalır. Bazen de anlayamaz insan ne zaman bitmesi gerektiğini. O başlarında zevk aldığı, hevesle başarılı olmaya çalıştığı oyun artık vakit kaybından, gereksiz yorgunluktan başka bir şey vermemektedir kendisine. Yine de tutunur sıkı sıkı, vazgeçemez. O kadar bürümüştür ki gözlerini kazanmanın, haklı olmanın hırsı, karşı taraflar artık oyundan sıkılıp masadan kalktığında o kendini galip sayar. Halbuki kimse onun kadar oyalanmamış, enerjisini harcamamıştır bu ortamda.

Bu yüzden eğer hala birileriyle bir şeyleri tartışabiliyorsanız bilin ki, orada hala –belki de doğruyu bulma amacı vardır..

Kolay değil mi, dışarıdan yazıyı okumak ve beğenmek ya da beğenmemek? Peki kendinize soruyor musunuz bu satırları okurken, “benim bitirdiğim ama bırakamadığım hangi oyunlar var” diye?

An.


Olmuş baya yazmayı, kalem kağıda dokunmayalı.

Hep doldurdum içimi, hazırdım kusmaya kelimelerimi ama olmadı. Alıkoydu hep bir şeyler beni.
Çok düşündüm ne olduğunu.
Ne zaman başlasam hep ukalaca, bilgiç tavırlı başkalarının beğenisine susamış cümlelerim geliyordu aklıma. Kapatıyordu, engelliyordu beni. Öyle bir hal aldı ki durum. Sadece kendimi kendime anlatmak için bir şeyler yazmaya başlayan ben artık sadece başkalarının beğenisi için döktürmeye başlamıştım.
Böyle garip tuzaklar koyar insan işte kendine. Sevdiği şeyi sadece ve sevdiği için yapmaya başlar. Sonra tutar başkaları beğenir yapılanı. O noktadan sonra da beğeninin o şekerli tadını almış insanın egosu susamaya başlar. Yapış yapış olur gırtlağı başkasından gelecek bir yudum beğeni ifadesi için.
Unutur artık bunu sevdiği için yaptığı zamanları.
Başkalarından bir şey bekleyerek yaptıkça da daha kötü yapar işini. Sevdiği için yaptığı bir şey değildir artık çünkü. Sadece egosunu tatmin etmek için yaptığı bir şeydir.

Ben de böyleydim. Yazdım defterime sayfalarca. Sonra okudum hepsini. Belki ahenkli cümleler vardı içinde ama alamadım enerjilerini. Öyle çok uğraştım ki güzel yazılar yazmaya, ne anlattıklarını hatırlayabildim ne de kelimelerin aslında içimdekileri aktaran bir aracı olduğunu..
Şimdi uzun bir aradan sonra tekrar yazıyorum. Belki devam etmeyeceğim.
Ama artık bir şeyler yapmaya uğraşmak değil, her şeyin ama her şeyin sadece sevdiğim için su gibi akıp yolunu bulmasını istiyorum çevremde.
Ne olacağını bilmek değil, o suyun güzel sesinde anda yaşamak istiyorum