yarım yazı.. (sanırım)


Yürürken hayat yolunda, bizi destekleyenler, arkamızda duranlar görünmezler göze.

Şaşırmayız ya da sevinmeyiz varlıklarına, her gün doğan güneşin mucizesine alıştığımız gibi. Sanki orada olmaları çok doğaldır. Hatta o kadar normaldir ki, orada olmasalar bile aynı hızda, takılmadan ilerleyebileceğimizi zannederiz hayat yolunda.

Ama en çok karşımızda duranlar, yolumuza çıkanlar şaşırtır, dikkatimizi çeker. Arkada değil, öndedirler ve ne kadar engellerlerse bizi, o kadar batarlar göze. Onları geçtikçe bir zafer kazanmış hisseder, geçemediğimizdeyse hemen ders almaya çalışırız mağlubiyetlerimizden. Öyle ya da böyle yazarız kafamıza ya da kalbimize.

Oysa her zaman göz ardı eder insan gözünün ardındakileri, arkasındaki destekçileri…

Belki bu yüzden hiçbir zaman kaybedene kadar anlamayız sevdiklerimizin değerini. Ne zaman ki çıkarlar hayatımızdan, artık bırakırlar desteklemeyi, bir şeylerin değiştiğini farkederiz. Omuzumuzda, tam onların elini koydukları yerde bir boşluk oluşur. Çekilir oradan sıcaklık ve üşür insan. İşte o an farkeder; bir sevdiğini kaybetmiştir ve çoğu zaman önündeki engellerle uğraşmaktan, Onunla geçirdiği anların değerini bilememiştir.

Halbuki sadece önümüzdekilerde değil, her açısında saklıdır hayat. Shakespeare ‘in yazdığı gibi : “Bütün Dünya bir sahnedir, kadın erkek birer oyuncu”

Önümüzdekileri gözümüzde büyütür, arkamızdakileri görmezden gelirsek, tadı çıkmaz bu muhteşem eserin.

Sevin Beni!



Sevmeyecekler hayır!
Sen kendini sevmediğin ve başkalarından gelen sevgiyle bunu eksikliğini doldurmaya çalıştığın sürece sevmeyecekler hayır.

Hatta onaylamayacaklar, umursamayacaklar bile.

Yalan mı? Sevgi bekliyoruz. Onay bekliyoruz. Kimse beklentisiz bir şey yaptığını iddia etmesin. Bazen bir teşekkür, bazen bir aferin, bazen sadece başkalarının gözünde yer etmeyi bekliyoruz. Çoğu zaman sadece bunlar için hırpalıyoruz kendimizi. İçimizdeki delikleri göremezden gelerek neyimiz eksikse en çok onu almaya çalışarak doldurmaya uğraşıyoruz duygusal boşluklarımızı.

Aile, iş, arkadaşlar… Farketmez. Herkesden bir şeyler bekleyerek yapıyoruz birşeyleri. Çok sevdiğimiz o çocuklarımızdan bile.

Sonrası malum laflar; “Ben saçımı süpürge ettim, sabahlara kadar çalıştım” vs vs..

Eee?… Ne yapalım çalıştıysan?

Şu iki soruyu dürüstçe sorun kendinize;
Continue reading

Yeniydim…


Yeniydim.. Bilmiyordum kuralları, aslında bir kuralın olmadığını.

Ruhumdan parçalar kesip koymuştum yazılarıma ve her yazdığımda kendimi sunmuştum aslında okuyanlara. Bu yüzden hep bir korkusu olmuştu içimde kendimi tekrar etmemin ve tüketmemin.

Yenene kadar bu korkuyu ara verdim yazmaya. Ara verince kesip koyduğum ruh parçaları yerine gelecek sandım. Oysa ne korkum gitti, ne ruhum geldi.

Yeniydim.. Sadece yazmanın engellenemez dürtüsü sarmıştı içimi. Hep gidip geldim ruhumla kalemim arasında. Birine koyunca diğeri eksilir sandım. Anlayamadım ruhumun, kalemim yazdıkça serpildiğini, ikisinin birlikte geliştiğini.
Continue reading

Küçük Sorunlar


Yok sayılır hep küçük şeyler. Görmezden gelinir, ihmal edilir.

İnanırız çünkü, küçük sorunları göz ardı edersek, diğer insanlarla karşılaştırıldığında o kadar da kötü sayılmayan bir hayatımızın olduğuna. Ya da sadece inandırmak isteriz kendimizi.

Bu inanç için ise ispatlar gerekiyor. İşte tam burada çeviriyoruz çevremizi bizden daha kötü durumda olduğunu düşündüğümüz insanlarla. O insanlara bakıp devam ettiriyoruz yalanımızı ve sözde ne kadar iyi durumda olduğumuzu görüyoruz. Halimize duacı oluyor ve şükrediyoruz.

Oysa biz farketmesek de kalın bir çizgi var katlanmak ve şükretmek arasında.
Continue reading

Bir üçüncü sayfa haberi


“Dün akşam 17.30 sularında arabasıyla viyadükten denize uçan V.D., kazadan yara almadan kurtuldu. Sukünetini koruyarak havanın, batmakta olan arabasının arkasında birikmesini bekleyen kazazede, bu havadan derin bir nefes alarak yüzeye çıktı.”

Yazıyordu kazanın ertesi gününde gazetelerde. Okuyan kimseye bir yarar sağlamayan bu iki cümlelik haber, etrafındakilerin kendisine bakışı gibiydi: Okumasanız da olurdu, V.D. ‘yi tanımasanızda. Zaten ola ola kimsenin önemsemyeceği bir üçüncü sayfa haberi olmuştu.

Hatta kimse umursamamıştı, sormamıştı neden eve ıslak döndüğünü. Yine zıbarmıştır bir yerde demişti evin hanımı. Halbuki sarhoş değildi V.D.. “İçmiş olsaydım belki ölebilirdim” diye geçirdi içinden ve sıkıldı canı.

Ne alkol, ne dikkatsizlik, ne de tesadüfler zinciriydi kazaya neden olan. Hayır, arabayı o viyadükten dışarıya bilerek sürmüştü. Aşağıda denizin olduğunu biliyordu ama kayalıklara çarparsam acı hissetmeye vaktim olmaz diye düşünmüştü.
Continue reading

Planlar ve Hayaller


Dürüst olacağım : Korkuyorum yaratımımdan, hayallerimden.

Belki eskiden mutluluk değil, üstün olma, ego tatmini üzerineydi planlarım. Ama yine de erişilmez gördüğüm hayallerim değil, ulaşılabilir olduğunu düşündüğüm planlarım vardı.

Ne istiyorum ben sorusuna bile cevap veremiyorum adam gibi. Öyle ki, bir cin çıksa lambadan, bırak üçü istediğin kadar dile dese, bir ev, bir tekneden fazlasını istemeye yetmez aklımın sınırları. Hemen devreye girer mantığım; eğer bu dileğim gerçekleşirse bu olur, bu da şu dengeleri bozar. Taşınmak zorunda kalırım bıdı bıdı diye öter o beyin.

Tavukların büyüttüğü kartalın öyküsündeki gibi hissediyorum kendimi bazen. Aslında herkes fark eder kanatlarını, yapabileceklerini. Sadece başkalarının doğrularını kabul etmemizdir sorun.
Continue reading

Başarmak..



Hep başkası çeler gözü, hep başkası gibi olmak ya da başkasının sahip olduklarına sahip olmak ister insan. Küçük bir çocukken bile elinde tuttuğuna bakmaz da oyun arkadaşının elindekini ister. Zamanla ilerler ve sinsice gelişir bu biliş. Nasıl ki örterse insan büyüdükçe çocukluğu, kapatır aynı şekilde üzerini yaptıklarının gerçek nedenlerini.

Devamlı istemeye devam eder bastırsa bile çocukluğunu. Reklam görür ister, araba görür ister… Artık herşeyi olduğunu düşündüğü sırada –aslında başından beri istediğini anladığı– mutluluğunu ister. Ve fark eder ne elde ettiği başarılar ne sahip olduğu şeyler mutlu kılmaz onu.
Continue reading