Seçilen Çevre ve Seçilen İnsanlar


Hissettiği gibidir insan. Düşündüğü, inandığı.

Bir sabah kalkarsın, kendini ölüme o kadar yakın hissedersin ki, bıraksalar da sonsuza kadar uyuyayım şu yatağımda dersin.

Başka bir gün de daha enerjik, daha genç hissedersin.

Peki nedir böyle hissetmemize sebep olan? Gerçekten bir gün öyle bir gün böyle diyen yıldız fallarını gibi rastgele midir enerjimiz?

Klasik hikaye vardır; O, bir gün birine mektup yazmış, sonra O ‘na gülmüş de, sonra bilmem kim de gaza gelip gülmüş sonra da dünyada barış olmuş..

Yok öyle bir şey. O hikayede bir kişi sadece ve sadece istemediği için gülmese bütün hikaye yalan olur. Siz bırakın başkalarının ne yaptığını da kendi çevrenize bakın.

Çevremizdir bizi kuşatan, etkileyen, biçimlendiren herşey. İşte budur aslında bütün hissetiklerimizin sebebi. Bazen basit bir ezgidir aklımıza takılan, bazen ise bir kişinin söylediği laf değiştirir tüm ruh halimizi. Ve ilginçtir ki çevremizi de biz seçeriz herşeyi seçebildiğimiz gibi.

Peki siz çevrenize nasıl insanlar seçiyorsunuz? Enerji dolu ve enerji verenleri mi, yoksa gavurların “drama queen” dedikleri cinsten insanları mı? Yok eğer ben iyi gün dostu değil, kara gün dostuyum diyorsanız hemen sizi şöyle alalım.

Çevrenizdeki insanlar sizin karakterinizi, enerjinizi etkiler. Bu karşılıklı bir etkileşim zinciri aslında. Hatta zincirleme reaksiyon bile diyebiliriz. Bilgi dolu, mütevazi insanlar arasında nasıl alçakgönüllü olmayı öğrenediğiniz hatırlıyor musunuz? Ya da nasıl hırs küpü olmuştunuz o üniversiteye giriş sınavlarında.. Halbuki siz ikisinde de, sizdiniz.

Çok basit; çevrenize mutlu insanları aldıkça, sebepsiz yere onların mutlu olabildiklerini gördükçe ne kadar basit şeylerden mutlu olabileceğimizi anlarız. Bir çocuğun şeker yemesindeki surat ifadesinde bile saklı olabilir mutluluk, tabi onu görebilirseniz, görmeyi öğrenebilirseniz çevrenizden. Eğer tam tersi bir çevreyi seçerseniz, Afrika ‘daki çocuklar için bile ağlamaya başlayabilirsiniz.

Burada bahsetmek istediğim şey, hayatta olan bitene kayıtsız kalmanız değil. Tam tersine olumlu bir şekilde çözümün parçası olmanız. Ama sizin çaresi olamayacağınız olaylar vardır. Değiştiremeyeceğiniz şeyler vardır bu hayatta. O zamanlarda o olaylara oturup ağlamanız sadece üzgün bir insan yapar sizi. Belki enerji dolu, yapıcı düşünceli bir insan olsaydınız bir çare için fikir üretmeye başlamıştınız üzüntünüzü (Ve haliyle kendinizi) düşüneceğiniz yerde.

Sizin negatif gördüğünüz, enerjinizi emen ve fikirlerine inanmadığınız bir arkadaşınız mı var? Hemen bırakın görüşmeyi. Çıkarın aklınızdan ayıpları, hakkınızda söylenecekleri. Kendinizden verdiğiniz ödünlerden, kaybettiğiniz vakitlerden daha mı önemli bütün bunlar?

Kara gün dostluğuna gelince. Ben çevremdeki negatif insanlarla çok sohbet etmem. Çekmez muhabbetleri ve sessiz kalırım yanlarında. Hayatı toz pembe yaşamak istemem değildir bunun sebebi.

Drama insanları, çözüm aramazlar. Sadece ağlarlar ve mutlu eder onları bu gördükleri ilgi, alaka ve dikkat edin, hep aynı cümleyi kurarlar ; “Bak kötü günümde kimse yok”. Evet yokum. Ve olmayacağım. Kendine olan düşmanlığında ve sabotajında ben yokum. Kendine acımana ve bundan mutlu olmana ben katkıda bulunmayacağım. Çünkü bu senin kaderin değil. Kendi hayatının değişimi senin elinde. Eğer sen buna kader diyorsan, inançlarına saygım sonsuz. Devam et ama negatifliğini benden uzak tut.

Ama yok eğer, gelip benim çözüme ihtiyacım var ve bunu tek başıma bulamıyorum diyorsan; hazırım sonuna kadar yürümeye seninle! Çok arkadaşım var dertleştiğim, bana sorunlarını anlatan ve benim bakış açımı isteyen. Hiçbir zaman arkamı dönmedim çözüm arayanlara ve dönmem de.. Ben de onlardan biriyim zaten.

Bir şeyi iyi ayıralım;
Sorunlarla karşılaştığınızda sisteme isyan eden, başkalarının acılarını paylaşan insanlardan mı olmak istiyorsunuz, yoksa o andaki kendi halinizde sizin de katkınız olduğunu düşünüp çözüm arayanlardan mı?

İşte farklılık bu bakış açısında. Ben ağlayarak, lanet ederek sorun çözen kimseyi görmedim. Ama neden diye sorarak pek çok çözüme ulaştım.

Peki sizin çevrenizdeki insanlar nasıl yaklaşıyor sorunlarına?

Özür.


İnsan ruhu kandil gibidir.Kendi enerjisiyle ışık saçar çevresine, yansıtır rengini, ışığını.

Bazen artar enerjisi aydınlık saçar, bazen de o kadar düşer ki, o loş ışık karanlığın kendisinden bile daha boğucu olur.

Bazen de aydınlık saçarak değiştirir çevresini. Yeni bir şeye ışık tutar, adeta bir ateş yakar etrafına. Güzel olduğu kadar hipnotize edici bir ateştir bu. Kandil onunla büyüğüdüğünü, onunla yandığını zannetmeye başlar. Bağlanır aslında kendi özüyle hayata çektiklerine. O aydınlattıklarını anlatmaya başlar kendini tanımlarken.

Öyle bir an gelir ki unutur ateşi ilk kendi özüyle başlattığını. Kendisinin sadece aydınlattıklarından ibaret olduğunu zanneder, özündeki ışığa bakmadan.

Sorun bir insana “kimsiniz? Anlatın kendinizi” diye. Hemen işinden ya da mezun olduğu okuldan bahsetmeye başlar. Hangisiyle en çok övünüyorsa, ondan daha çok bahseder. Başarılarından, aydınlattıklarından, keşfettiklerinden…

Peki bitirdiği okul, çalıştığı iş, hayattaki başarıları mıdır insanın özünü tanımlayan? Eğer bunlar olduğuna inanırsa, aydınlattıklarını kaybettiğinde içindeki ışığını, özünü de kaybetmiş olduğu yanılsamasına düşmez mi insan?

Biz de bazen başarılarımızdan ibaret olduğumuzu, ne kadar başarılı olduğumuz zannedilirse o kadar kabul göreceğimizi düşünmüyor muyuz? En son ne zaman kendinizden ama sadece kendinizden bahsettiniz yeni tanıştığınız, hakkınızda hiçbir şey bilmeyen bir insana? Cesaret edebilir misiniz peki buna?

En güzel ruh ise dingin olanıdır. Ne tutuşturduğuyla ne de aydınlattığıyle övünür ne de karanlığa boğar çevresini.

Hep aynı dinginlikte yanar ve bilir asıl değiştirmesi gerekenin yine kendisi olduğunu çünkü gördüğü aydınlık sadece kendi ışığının ona yansımasıdır. Yandıkça kendini aydınlatır aslında. Bu yüzden döner yine özüne, başlar kendi ateşini sorgulamaya.

Ben unutmuştum şu bir kaç günde bunu. Çok fazla bakmaya başladım çevremde yaktığım ateşlere ve onlar olduğumu zannettim bir an için. Öyle çok övündüm ki kendi içimde onlarla, özümden geldiğini unutuyordum az kalsın onca şeyin..

Bu bir özür yazısıdır. Oyuncak, yanılsama başarıların gözümü boyamasının özürü..

Sadece kendimden…
Çünkü en nihayetinde sadece ve sadece kendimiz ve yansımalarımız var bu hayatta..

Beni Seç!


Hep seçimler yaparız hayatta.
Çikolata mı diyet biküvi mi, haberler mi dizi mi, rahat iş mi yüksek maaş mı?
Bazen diğer seçeneği kaybederiz seçimlerimizde, bazen de beraber sürdürürüz ikisini de.

Seçim süreci ve verilecek karar çevremizdeki ne kadar çok insanı etkileyecekse, o kadar derinlemesine düşünüyoruz. Öyle ya seçimimizden sadece biz değil, bizimle beraber bir çok insan da etkilenecek. Hatta bazen bu konuda o kadar detaylıca düşünürüz ki kendimizin ne istediğini unuttuğumuz bile olur.

Verdiğimiz karardan kendimiz için mutlu olmayınca da “fedakarlık yaptım, yarın bir şey olsa onlar da aynısını yaparlardı” dersiniz.

Size aynısını yapmayacaklar. Beklentiyle yaptığınız, ileride o duruma düştüğünüzde size de yapılmasını istediğiniz için yaptığınız hiçbir şey size yapılmayacak.

Daha da kötüsünü söyleyeyim : Continue reading

Herkese Çok teşekkürler



Daha önceden yazdığım bir yazımı süpriz diyerek kaldırmıştım.

Şimdi süprizi açıklama zamanı sanırım.

O yazı, çok beğenildi, ağızdan ağıza yayıldı derken sonunda Cosmopolitan Yazı İşleri Müdürü ‘nün masasına gitti. Çok beğendiler ve yayınlamak istediklerini söylediler. Seve seve dedim 🙂

Nisan Ayı Cosmopolitan ‘ında, 266. sayfada benim yazımı doya doya okuyabilirsiniz.

Blog açmaya karar verdiğimde aklımda hiç böyle birşey yok. İlk yazımda da söylediğim gibi amacım sadece değişimimi ve gözlemlerimi düzenli bir şekilde yazmaktı, ama hayat süprizlerle dolu.

Yıllarca plan yapmıştım. İleride böyle olacağım, şöyle olacağım diye. Hiçbir planım tutmadı. Hep başka birşey oldum. Oraya yatkındım, oralarda başarılıydım çünkü. Bugün plan yapmıyorum. Bırakıyorum yeteneklerim, becerilerim, yapmayı sevdiklerim beni nereye götürürse orada olayım. Çünkü bugün benim için başarmak, başkalarının gözünde olan bir şey değil. Hatta tam tersine, eğer kendi içinde geleceğe ya da geçmişe dair hiçbir yük taşımadan anda mutluysan, Başarılısındır.

Blogumu okuyan, yorumlarıyla beni yalnız bırakmaya herkese tekrar tekrar teşekkürler, ve herkese kendi içinde Başarılar! 🙂

Daha Fazla Değil, Daha İyi Hayat


Bilgisayar , internet, cep telefonu ve tabletler.

Ne zaman izin verdik teknolojik aletlerin bu kadar zamanımızdan çalmasına? Temel amacı neydi teknolojinin?

Ben söyleyim; hayatımızı kolaylaştırmak ve bize zaman kazandırmaktı.Çamaşır makinasını, motorlu araçlar, hatta email bile uydu bu amaca.Peki ya facebook, twitter için de aynısını söyleyebilir miyiz?

Özellikle mobil cihazlardan internete bağlanılabilmesi ile, herkesle her an iletişim halinde olmak, başka bir deyişle “daha fazla hayat” a sahip olmak kendimize ayırdığımız hayattan çalıyor.
Continue reading

Kişisel Gelişim değil, Değişim!


Gelişim değil, değişimdir aslında esas olan.

Gelişmeye çalışıyoruz. Kişisel gelişim kitapları okuyoruz. Başkalarının önüne geçmek, onlardan daha gelişmiş olmak ve kendimizi tatmin etmek için sokuyoruz kendimizi sonsuz bir ilerleme sanrısının içine . Bazen de sadece gece yatağımıza girdiğimizde “bugün ne yaptım ki ben?” sorusuna cevabımız olsun diye.

İşe gidip geliyoruz, sıkılıyoruz, kendimizi ot gibi sıradan hissediyoruz ama vazgeçemiyoruz aynı işten. İş yerinde konu ile ilgili bilgimizi arttırıyoruz, gelişiyoruz, ama değişmiyoruz. Cesaret edemiyoruz değişmeye belki de.

Daha zordur aslında değişim, gelişimden. Bir kere daha dışarıdan bakmak gerekir kendine. Öyle ya, gelişimde bir yol tutturmuşsundur, adım adım gidiyorsundur. Değişimde ise yolun kendisini sorgulaman gerekir. Bunu da her zaman her yürek yapamaz.
Continue reading

Tüketim


Onlarca kitap okuruz, ama tek bir cümledir aslında ihtiyacımız olan. O an duymak istediğimiz birşey vardır. Ona hazırlamışızdır kendimizi, sonra bir yerde okuruz, bir filmde izleriz ya da bir reklamda bile görebiliriz. İşte işaretimizdir o bizim.O an ki mesajımız. Bizi ileriye taşıyacak, birşeyimizi değiştirecek bir anımızdır.

Yüzlerce kitap okuyoruz belki, düzenli dergiler takip ediyoruz ve övünüyoruz izlediğimiz filmlerin sayısıyla, evdeki kolleksiyonlarımızla. Alıyor muyuz peki mesajı? Yoksa sadece kendi hayatımızdan sıkıldığımızda, başka anlarda yaşamak, o yansı(lsa)maya inanmak için yaptığımız bir eylem mi bütün bunlar? Bazen sorunlarımızdan, bizi sıkanlardan, özetle kendi hayatımızdan kaçmak isteriz.
Continue reading